13 Mart 2009 Cuma

Ben: Torun

Yatağına uzanmış, tavana boş boş bakıyordu Cihan. Beklenilen gün gelip çatmıştı, fakat yıllardır hayalini kurduğu görkemden son derece uzaktı. İçinden çıkılmaz bir paradoksa girmiş, saatlerdir kafa yormasına rağmen bir arpa boyu kadar bile ilerleyememişti.

“İnsanoğlu tarihin başından beri yapıyor bunu, kim bilir belki tarihi çağlardan önce de yapılıyordu ama kimsenin elinde bunu kanıtlayabilecek bir yazılı belge mevcut değil. Bu açıdan düşünürsek çok mantıklı bir iş, fakat olayın bir de ahlaki boyutu var. İşte burada herşey karman çorman oluyor, ahlaki açıdan yanlış diyoruz ama ahlak nedir bunu da doğru dürüst tanımlayamıyor kimse”. Nice filozof hayatlarını çürütmüş, keçileri kaçırmıştı bu yolda. Somut bir sonuca ulaşamayacağını bildiği halde beyin fırtınasını durduramıyordu. Beyin fırtınası kendi konseptini aşıp Cihan’ın bugüne kadar benimsediği bütün olguları bir tornado gibi yerle bir etmişti.

İçinde bulunduğu durumun belirsizliği sarmıştı iliklerini. Ne mutluydu ne de hüzünlü, ne arzuluydu ne de isteksiz, hislerini betimleyebilecek tek sıfat “garip” idi. Acaba bu sıradan bir gün müydü, yoksa beklentilerinin altında ezilmesine rağmen kendi çapında bir önem arzediyor muydu? Bu anlamsızlık Cihan’ı iyice çileden çıkarmaya başlamıştı, günün sona ermesine sayılı saatler kala birşey yapması gerekiyordu, aksi takdirde hayatının geri kalanı boyunca pişmanlık duyabilirdi. Olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi gerekiyordu artık. “Dünyanın en eski mesleği diyenler var, demek ki köklü bir müesse bu. Hem zaten milyonlarca hatta milyarlarca insanın yanılacak hali yok ya” diye popülist bir tavırla kararını verdi, yapacaktı.

Başlayarak yarılamıştı yolunu, şimdi sıra ihtiyacı olan maddi kaynağı bulmaktaydı. Çok sıkıntılı bir durumdu bu, dönebileceği tek kişi babasıydı. Cihan’ın babası oğluyla pek konuşmayan, ağzını açtığında ise derslerini sıkı sıkı çalışmasını ve iyi bir üniversite kazanmasını temenni eden tipik bir aile babasıydı. Bugüne kadar ne balık tutmaya ne de maça gitmişlikleri vardı, aralarındaki bu mesafeden dolayı Cihan babasına böylesine hassas bir konuyu nasıl açacağını kara kara düşünüyordu.

Şansına annesi komşuya inmişti, bu Cihan’a babasıyla erkek erkeğe konuşma şansını yaratmıştı. Babası haberleri izliyordu, Cihan gitti yanına oturdu. O kadar uzun zaman olmuştu ki aynı koltukta oturmayalı ikisi, babası garipsedi durumu ama fazla çaktırmamaya çalıştı. Haberlerin bitmesine 30 saniye kala girilen 7 dakikalık reklam arası Cihan’ın imdadına yetişti. Bu boşluk anında hiçbirşeye odaklanmayan babasına derdini anlattı. Aralarındaki uzun süreli iletişimsizliğe rağmen baba oğlunun dediklerini kelime kelimesine anladı zira kendisi de gençken aynı yollardan geçmişti. Cüzdanın gıcır gıcır bir 50 YTL’lik banknot çıkartıp Cihan’a verdi, oğlunun sağ omzunu sıkıp “Beni utandırma” dedi.

Cihan bütün hazırlıklarını tamamlamıştı artık, en şık kıyafetini giydi, aynada saçını düzeltti ve çıktı evden. Havaya kuru bir soğukluk hakimdi, henüz hava kararmamıştı fakat buna rağmen güneş ışığından eser yoktu, gri tonlarla aydınlanıyordu etraf. Kendinden pek emin olmayan adımlarla ilerliyordu Cihan, karşısına çıkacak ilk engel ya da işarette vazgeçebilecek gibiydi. Yolun yarısında boş bir bank gördü, oraya oturdu ve yine bir beyin kasırgasına başladı.

“İnsanlara güvenerek yapıyorum şunları da insanoğlunun ne faydası olmuş kendisine. Daha ilk fırsatta kurtlu bir elma için Cennet’ten olmuşlar, gezegeni ne hale getirdikleri ortada. Çağlardır hep savaş, gözyaşı, kavga acaba herkes yapıyor diye birşeyi yapmak doğru mu?”

Biraz daha düşündü Cihan, insanoğlu yanlış birşey yapmışsa bile kendi çıkarları için yapmıştı, sonuçta bir hırsız kendi cebini doldurmak için başkasından çalıyordu. Kimi hırsız sadece karnını doyurabilmek için kimisi de azla yetinemediği için yapıyordu bunu, ama önemli olan o ya da bu şekilde kendine faydası olacak birşeyin yapılmasıydı.

Şu anda da kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu, o da bir insandı sonuçta, bütün kusurları ve bencilliğiyle. Ama karşı tarafı düşündü, hayalkırıklıklarını, kendisinin ya da sevdiği birisinin o duruma düşmesinin vereceği acıyı, bir an vazgeçecek gibi oldu ama sonra nihilist bir tutumla avuttu kendini. Bu dünyada sadece güçlülere yer vardı; zayıflar, iradesizler, salaklar kendi kusurlarından dolayı ezilmeyi, yenilmeyi, ağlamayı, acınacak hallere düşmeyi hakediyorlardı.

Friedrich Nietzsche’den aldığı güçle yoluna devam etti Cihan. Hiçbir şey onu hedefinden saptıramazdı artık. Havayla beraber girdiği sokaklar da karanlıklaşıyor, tekin olmayan muhitlere girmeye başlıyordu. Başka bir zaman olsa her an kapkaç mağduru olabileceğini düşünürdü fakat şimdi gözüpek bir kararlılıkla geçiyordu bu yollardan. Gideceği yere ulaşmasına metreler kala babaannesini gördü Cihan. Standartlaşmış lafların ardından babaanne torununa niçin orada olduğunu sordu.

Yaklaşık iki saat sonra evine döndü Cihan. Vazifesini yerine getirmenin verdiği gurur ve mutlulukla girdi içeri. Annesi hala komşudaydı, babası içeri gelen oğlunu görünce “Noldu aslanım, yaptın mı?” diye sordu. Cihan da mevzubahis yere gidecekken babaannesiyle karşılaştığını ve babaannesinin kendisine reddedilemeyecek bir teklifte bulunduğunu, sonuç olarak hem işini hallettiğini hem de paranın yarısının cebinde kaldığını söyledi. Bunu duyan baba önce oğluna yumruk attı, akabinde aduket çekti. Tam Fatality yapacakken “Sen nasıl benim anamı sikersin lan” diye bağırdı, iki gıdım canı kalan genç adam “Sen hergün benimkini nasıl sikiyorsan öyle orospu çocuğu” dedi.

6 Mart 2009 Cuma

Onur: Loğ

LOĞ: İsim halk dili. Yollarda, toprak damlarda yeri bastırmak veya tarlalarda toprağı ezmek için gezdirilen taş silindir.(TDK Sözlük)

Yorgun bir gün geçirmişlerdi. Saatleri pek de onların istediği gibi çalışmıyordu bugünlerde. Randımanlı çalışan, sadece bilekleri ve ter bezleriydi. Alışkın değillerdi böyle bir şeye. Daha üç ay öncesine kadar burjuva burjuva mutluydular. Şimdi karşılamaları gereken bilek hassasiyetleri vardı. Babaları boş yere ölmemişti. Derleyip toparlamak gerekiyordu etrafı. Daha sonra güzelce kiraya verilebilir veyahut satılabilirdi.

Selim, kardeşinden çok şikayetçiydi bu durumdan. Ona göre değildi bu işler. En azından Ahmet birkaç toprak işinde bulunmuş bir müteahhitti. Kendisiyse Serzeniş Bank’ın Küçükyalı Şubesi’nin koskoca müdürüydü. Ne vardı yani iki amele tutsalar da görselerdi bu işi. Olmaz mıydı yani?

Ahmet, abisinin neler düşündüğünü gayet iyi biliyordu. Zaten eline yakıştıramıyordu hiçbir aleti Selim’in. Çokça değiştirmişti onu şehir yaşantısı. Daha dün değil miydi buradan beraber çıkışları? İlk sarhoşlukları metropol gecelerinde daha dün gibi aklındaydı. Babalarının koyduğu ne kadar delinmez yasa varsa hepsini kevgire çevirmişlerdi.

Aralarında iki yıl bulunmasına rağmen iki kardeş hiç ağabey-kardeş ilişkisini yaşamamışlardı. Üniversiteyi bitirir bitirmez Selim bir bankada yükselme amacı edinmişti. Ahmet ise babasının yanına dönüp tarlalarla ilgilenmeye devam etmişti. Geçmişten günümüze geçen zaman dilimindeyse Ahmet tarla işinde bir bok olmadığını görüp kurnaz bir müteahhit oluvermişti. Babası her ne kadar kızsa, köpürse de o bildiği yoldan devam etmişti.

Bir gün Selim, kardeşine yardım olsun diye ayırdığı kredi miktarından ötürü az daha banka tarafından sepetlenecekti. Hep Ahmet’in suçuydu bu. Dilini tutmasını beceremezdi. Selim, kardeşine kızgınlığını sadece işi bozup atmakla göstermemişti. Üstüne üstlük küsmüştü de. O günden beri de konuşmamışlardı ta ki babaları ebedi istirahatı tadıncaya dek.

Emektar evin komşuları habersiz bırakmamışlardı kardeşleri babalarının ölümünden. Kardeşler pek üzgün görünüyorlardı cenazede ama içleri neden kan ağlıyordu orasını bir yazar bir de öykünün ilerisini gören okuyucu bilir.

Babalarını sevmeseler de ona saygı duyarlardı. Vasiyetine de bu şekilde yaklaştılar. Merhum, uzun süredir elini süremediği tarlaların, bahçelerin, evlerin bakımını bir yıl süreyle oğullarının üstlenmesini istiyordu. Bu bir yıl bitince kardeşler istedikleri gibi davranmakta özgürdüler. İster satarlar, ister kullanırlardı. Ama önemli olan bir yıllık emekti. Aksi takdirde mirastan tamamen mahrum kalacaklardı.

Yapacak çok işleri vardı. Buna bir yıl nasıl dayanacaklardı? Kalpleri sızlıyordu düşündükçe. Neredeyse konuşacaklardı birbirleriyle bu sıkıntıyı paylaşmak için. Ağızlarından bir kelime kaçmasından ödleri patlıyordu. Anlaşmalarını vücut diliyle halleder olmuşlardı. Terleri, su gibi akıyordu yamaçlarından bedenlerinin.

İş sırası koca bağı düzleştirmeye gelmişti. Nasıl halledeceklerini düşüne düşüne bulamıyorlardı. Derken Ahmet’in hatırına eski günler geldi. Babası, tarlayı düzleştirmek için kocaman bir silindir kullanıyordu. Adı da “yoğ” muydu “koy” muydu neydi. Bir türlü anımsayamıyordu. Selime sorsa zaten bir cevap alamayacağına emindi. İşi yarıda bırakıp köy kahvesine uğradı. Köylülerle hoşbeşten sonra utana sıkıla sordu o aletin adını. “Loğ” dediler. Sallana sallana abisinin yanına döndü. Ama bir sıkıntısı vardı. Depodaki “loğ”u Selim’e nasıl anlatacaktı.

Elini salladı, kolunu salladı olmadı. Parmaklarını döndüre döndüre ilginç hareketler yaptı olmadı. Yerlerde dahi silindir gibi yuvarlandı ama derdini bir türlü anlatamadı. Ahmet’e göre, zaten “loğ” dese de anlamayacaktı Selim; ama demesi lazımdı işte. O, öyle hissediyordu. Loğ öyle kolay kolay yerinden çıkartılacak bir şey de değildi. İkisinin çalışmaları, hatta başkalarının da yardımları elzemdi.

O orada sallanır dururken manasız bakışlarıyla Selim kardeşini süzüyordu. “Saçmalıyor gene” düşüncesine kapılmıştı.

Ahmet ise bir yandan tarlayı gösterip gösterip onu düzleştirmeleri gerektiğini haykırıp duruyordu sessizce. İnatları keçilerle boy ölçüşürdü. Selim, sakince yere çömelip kahkahalar atmaya başlamıştı. Kardeşinin kızarık yüzü ona büyük bir eğlence kaynağıydı şimdi. Umursamıyordu ne anlattığını. İlgilendiği tek şey artık bir palyaçoya benzeyen kardeşiydi.

Ahmet’in daha fazla direnme gücü kalmamıştı. Yaşadığı sinir harbinden ötürü kaçınmayacaktı da kavgadan, tartışmadan. Ama sözü uzatmaya da niyeti yoktu.“Loğ!” diye bağırdı. Bir yandan da eliyle depoyu gösteriyordu. Aklı sıra orada bulunduğunu anlatıyordu.

Selim gülmeyi kesmişti. Durumun ciddiyetini kavramışa benziyordu. Kahkahalarının yerini biraz şapşal, biraz da sinirli bir duruş almıştı. Ceketini sakince giydi. Ağzına yirmi yıldır markasını değiştirmediği sigarasını aldı. Vakur adımlarla artık elde etmek uğruna çalışmaktan vazgeçtiği mirası arşınladı. Evine doğru yol alıyordu. Babasını hiç sevmemişti. Zaten hep küçük hesapları olmuştu…

Ben: Loğ

Sevgili Onur,

Loğ ne demek amına koyayım!



Saygılarımla.

27 Şubat 2009 Cuma

Onur: Parıltı

isim Parıldama, göze çarpan parlaklık(TDK Sözlüğü)

Rica ederim bunu sıradan bir mektup gibi okuma olur mu? İzin ver bir kere sözüm geçsin sana. Öncelikle dipnotları görmezden gel. Daha sonra emin ol dipnotlarla beraber okuduğunda bazı ayrıntıları atlamamış olacaksın.

Hep o geceden içimde kalan bir şeyler vardı. İşitemedin(1). Belki de sağlıklı bir diyalog geçmiş olsaydı aramızda şimdi bunları karalıyor olmazdım. Sesim bu kadar cılız, bu kadar aciz çıkmazdı bir kâğıt parçasından(2). “Bunlar artık beni bağlamaz” ını duyabiliyorum. Ama bu mektubu aldığında ben ne yazık ki beklediğin gibi “çok uzaklarda” olmayacağım. Tam karşında put gibi bekleyeceğim(3). “Saadete uzak kalalım mümkünse!” dediğinde ağladığım kadar gözyaşı dökmeyeceğimi de belirtmeden geçmeyeyim. Baksana şimdi gözlerime, esamesi okunuyor mu tuzlu bir akışkanın? Ya da arkamı dönmüş de gitmiş miyim? Öyleyse saadete ilk uzanan ve ilk pes eden, bir başka deyişle gelin-güveyim yine değil mi? Neyse. Boş ver! Şu an karşında nasıl duruyorsam durayım önemli olan ben değilim. Önemli olan o gece iki nefeste söylenmiş olması gerekenler(4).

“Saat çok geç oldu ben artık kalkıyorum,(5)” demiştin. Hatırlıyor musun bunu? Yoksa tüm “anılarımız” ya da senin muhtemelen isimlendireceğin üzere “lanet hatanın kısa süren tek perdelik oyunu” gibi bunları da mı zaten yeterince dolu olan zihninden attın(6)? Şu an eğer yazdıklarımı onaylayan bir bakışla okuyorsan, bu soruma yoracağım(7). Sanırım ilişkimizdeki tek galibiyet alanım senin bir sonraki adımda neler düşündüklerindi. Ne yapayım yani bu kadar beceriksizsem? Benim doğam bu. Doğuştan bir üyesiyim “Kaybedenler Kulübü” nün.

Hatırlarsın, kalkmıştık. Seni evine kadar geçirmeyi adet edindiğim üzere yine yolda yanındaydım. O kadar hızlı yürüyordun ki koşmaman çok yersizdi. Senin bunu yaparken tek düşündüğün kaçarcasına evine doğru yol almadığına beni ikna etmekti(8). Sadece hareketlerinden anlamam gerekiyordu. Yeterince tiksinmiştin benden çoktan. Öyle ki. Öyle tiksinmiştin ki derdini anlatabilmen için tükürük sarf etmeye dahi değmezdim(9).Sakın “Ben böyle şeyler söylemedim,” deme. Söyledin. Dilinle olmasa da.

Arkandan yetişmeye, sana şu an yazdıklarımı söylemeye uğraşırken birden vazgeçmiştim bu fikirden. Nafileydi. Sen nasıl olsa dinleme zahmetine katlanmayacaktın.

Ve bana hala öyle güzel geliyordun ki... Hızlı hızlı adımlarken taşları damlalar sevişiyordu saçlarınla. İnanır mısın ilk kez o zaman kıskanmadım seni. Belki de çok geçti değil mi bunun için? Hatırında kaldıysa iniltiyle seslenmeye, bir nebze olsun hızını kesmeye çalışmıştım:

-Elâ! Elâ! Biraz yavaşla, şimdi kayıp düşeceksin!

Kızmıştın:

-Sus! Sus! Sakın bana emir vermeye kalkma! Uff hala neyi konuşuyorum ki ben seninle.

Şaşkın değildim bu sözlerin karşısında. Bir ara senin yerine kendimi koydum. Çok zordu itiraf ediyorum. Benim fasulyemin haznesi senin giriftlerinle boy ölçüşemez. Senin algından kendime baktım. Ben olsam dönüp tek kelime dahi etmezdim. Ne yürümesi! Zaten çoktan taksi tutmuş olurdum(10). Ama. Ama sen hiç de öyle yapmamıştın. Beni insan yerine koyup yanında maskot olarak evine kadar eşlik etmeme izin vermiştin(11). Sağ ol Elâ. Belki de sevmiştin beni bir zamanlar. Bana annenin vasiyetinde bakılmasını istediği köpek gibi davranmana rağmen sevmişsindir, değil mi? Köpekler de sevilir Elâ. Hiç Sibirya kurdu sahibi olmadım ama duyarım hep sevimli köpekler olduğunu. Belki de ben senin minik Sibirya kurdundum(12). Şu renkli gözlerim de uymuyor mu zaten bu benzetmeye?

Zaman hızla geçiyordu. Hem senin peşinden koşuyor, hem de biraz önceki konuşmamızı etüt ediyordum. Aklım almıyordu senin anlayacağın. Bitmişti yani öyle mi? Bitmişti ve sen şimdi beni bir daha görmek istemiyordun. Birden böyle düşünürken yarım saat boyunca büyük bir boşluk hissettiğim karnım artık krampa kendini teslim etmişti. Yere kıvrıldım. O yağmurda sanırım uykuya göç etmeyi yeğlemiştim senin gidişini izlememek için(13). Kalktığımda ayyaşın teki vardı yanımda. Birden afalladım. “Ben neredeyim?” türünden sorularıma kayıtsız kalacağına inandığım balık pulu toplayan bu adamın yanından kalkmak istedim. Ama gel gör ki kalkmaya yeltendiğimde ihtiyar, kolumu öyle bir sıktı ki sonunu getiremedim doğrusu(14).

Yaşlı adam kendi hayat serüvenini anlatmaya koyulmuşken, o gecenin yağmurla başlayıp yağmurla bittiğini hatırlayabildim. Senin gittiğin yola baktım. Cadde, o yoğun ışıklandırmayla alabildiğine renkliydi. Gözümü kamaştıran kocaman bir parıltısı vardı. Önce zihnimi kaşıdım. Kazıdan ne çıktı dersin? Ahh evet, evet bildin Elâ(15). Bu öyküde ben sahteliğini gizleyemeyen dipnotlar, sense düşleminden bir türlü kopamadığım küstah parıltısın.

DİPDİP NOTLAR*:

1-Geçen gece nasıl oldu da duymuştun horladığımı Elâ? Bunu hatırlayınca sağır olmadığına kanaat getirmiştim o an.

2- Elâ ben çocukken hep bir pandomim ustası olmak istemiştim.

3-Elâ ben bir bibloyum.

4-Bir ara ney çalmaya da özenmiştim.

5-Elâ, yoksa sen horozunu beğenmeyen bir tavuk musun?

6-Bilemedin Elâ. Tiyatroyu oldum olası sevmem.

7-Elâ, seni de çok yordum değil mi?

8-Ben o kadar da budala olamam değil mi Elâ?

9-Elâ, peki sence bir lamayla başarılı olur muyum?

10-İtiraf ediyorum şişmanlamamın sebebi bu Elâ.

11-Ben bir kuklayım Elâ.

12-Ben sadık bir köleyim Elâ

13-Ağladığımı anlardın Elâ. Yağmur dinmeye yüz tutmuştu.

14-Pek korkmuştum. Ben nedense pek cesur olamıyorum Elâ. Neden?

15-Twelve points go to Elâ.

*Kusura bakmayın her ne kadar dipnot olarak planlamış olsam da kocaman sayılarla idare etmek durumunda kaldım karakter uyuşmazlığından ötürü. Artık siz de idare edin benim gibi.

Ben: Parıltı

Onur hiç selam bile vermeden “Sana bir teklifim var” dedi MSN’de. Var Mısın Yok Musun refleksi olarak “Yokum” dedim. Bu cevabıma rağmen anlattı projeyi, bir kelime seçeceğiz her hafta ikimiz de onun hakkında birer deneme yazacağız; kültürel çatışma, beyin fırtınası, boşuna blogspot adresi israfı yapacağız falan filan dedi. Hamdi Bey’in tekliflerinden çok daha mantıklıydı “Varım “dedim.Blog adresini kararlaştırdık, siteyi açtık kısa sürede bütün altyapı çalışmalarını bitirdik. Sıra kelime seçmeye gelmişti, Onur’a attım hemen pası zira teknik altyapının tamamını ben kurmuştum. Sözlüğü karıştırıp “parıltı” kelimesine denk geldi.Tamam profesyonel yazarız, zaten bu sitenin de amacı kendimizi zorlamak, ufkumuzu geliştirmek bir nevi gerçek yazarlığa geçmeden önceki ısınmı hareketleri ama daha az gay bir kelime hakkında yazmayı tercih ederdim. Fakat yapacak birşey yok, vatana millete hayırlı olması dileğiyle ilk yazıma başlıyorum.

Parıltı: Parıldama, göze çarpan parlaklık. İlköğretimden edinilen bir alışkanlıktır kelime tanımıyla kompozisyona başlamak. Normalde hiç yapmam ama içinde bulunduğum projede farz olan şeylerden birisi bu. Tanımda da gözüktüğü üzere parıltı sadece parıldama değil aynı zaman göze çarpan parlaklık olarak anlatılmış. Yani herhangi göz okşayan bir parlaklık söz konusu değil, kimi zaman görüşümüzü engelleyen, kapıya çarpmamıza, ayağımızın takılıp merdivenlerden yuvarlanmamıza sebebiyet veren bir parlaklıktan bahsediliyor.

“Aşk da bir parıltı değil midir zaten insanları kör eden. O göz alıcı parlaklığıyla bizleri kandırıp asla yapmayacağız şeyleri son derece doğalmış gibi gösteren, diğer mat insanları unutturan, sevdiğimizin kusurlarını görmemezlikten getirten de aşkın alçak parıltısı değil midir?” diyerek zaten baz alınan kelimeden dolayı gaylik seviyesi yüksek yazımı iyice Fatih Ürek’e çevirmeyeceğim. Hayır sevgili okurlar bunu yapmayacağım korkmanıza gerek yok.

Hangi eşyalar parıldar? Temizler, güzeller kısacası insanın gözüne hoş gelenler. Peki buradan yola çıkarak insanların parlak şeylere bir zaafı olduğu, parıltının bir cazibeyi temsil ettiği sonucuna varabilir miyiz, sizi bilemem ama ben vardım çoktan. Parlamak için insanlar duş alır, kızlar makyaj yapar, erkekler traş olur, arabalar yıkanır, yerler ciflenir, hep bir emek sarfedilir matlıktan uzaklaşmak için. Kimse mat nesneleri sevmez, iç bunaltırlar çünkü, albenileri yoktur.

Kimseye de parıldamak için neden bu kadar uğraşıyorsun diyemem; parlamak hoştur, candır. Herkes bütün gözlerin üzerlerinde olmasını, ilgi görmeyi, güzel görünmeyi ister. Tamam parlaklık o ya da bu şekilde sağlandı, sırada ne vardır?

Kendi parlaklığına eşit ya da daha parlak birini ya da birşeyi bulmak. Sonuçta kimse hayatının tamamını aynaya bakıp gözlerini kamaştırarak geçiremez. Gerçek partıltıya ulaşmak içindir aslında insanlardaki bu parlama merakı. Burada “gerçek parıltı”yı çok geniş düşünebiliriz. İlk akla gelenler sevgili, para ve güç.

Iron Maiden’ın “Flight Of Icarus” (İkarus’un Uçuşu) diye bir şarkısı vardır. Lisedeyken en sevdiğim gruptu Iron Maiden, sağolsunlar onlar sayesinde genel kültürüm az da olsa gelişti. Bu şarkıda anlatılan bir mitolojik vukuat var. Daidalos ve oğlu İkarus bir labirente tıkılıyor, herhangi bir çıkış yolu yok. Daidalos da zanaatkar adam labirenti yapan da zaten o ama sonra içine karıştığı bir entrikadan dolayı kendi elleriyle yaptığı labirentte ömür boyu hapse çarptırılıyor. Yeteneklerini ve zekasını kullanarak oğlu İkarus’a balmumundan kanat yapıyor Daidalos ama uyarıyor evladını “Sakın güneşe fazla yaklaşma, kanatların erir”. İkarus da delikanlı daha, kanı kaynıyor. Babasının sözünü dinlemeyip güneşin parlaklığı cezbediyor kendisini, yaklaştıkça yaklaşıyor. Balmumu eriyince de sevgili İkarus Ege Denizi’ndeki balıklara yem oluyor.Görüldüğü üzere bu didaktik bir hikaye, nasıl şimdi STV eşsiz programlarıyla bizlere mesaj vermeye çalışıyorsa, antik yunanlar da aynı amaçla mitolojiyi yaratmışlar.

İkarus gözlerini kör eden parıltıdan dolayı hem kendi hayatını sonlandırıyor hem de babasınınkini. Evet hikayenin geri kalanı da var, oğlundan haber alamayan Daidalos kendisine de bir çift kanat yapıyor ve oğlunu ararken aynı sonu paylaşıyor. İkarus’un iradesizliği sadece Ege Denizi’ndeki balıkların işine geliyor kısacası.

Parlağa bakmak sevaptır evet, ama dikkati elden bırakmamak gerek. O albenisine kapılıp da kaç ayak takıldı, kaç kalça kırıldı, kaç aşil tendomu çatladı Allah bilir sadece. Tek bildiğim ve söylediğim güneş gözlüklerinizi asla çıkarmamanızdır sevgili okurlar.