13 Mart 2009 Cuma

Ben: Torun

Yatağına uzanmış, tavana boş boş bakıyordu Cihan. Beklenilen gün gelip çatmıştı, fakat yıllardır hayalini kurduğu görkemden son derece uzaktı. İçinden çıkılmaz bir paradoksa girmiş, saatlerdir kafa yormasına rağmen bir arpa boyu kadar bile ilerleyememişti.

“İnsanoğlu tarihin başından beri yapıyor bunu, kim bilir belki tarihi çağlardan önce de yapılıyordu ama kimsenin elinde bunu kanıtlayabilecek bir yazılı belge mevcut değil. Bu açıdan düşünürsek çok mantıklı bir iş, fakat olayın bir de ahlaki boyutu var. İşte burada herşey karman çorman oluyor, ahlaki açıdan yanlış diyoruz ama ahlak nedir bunu da doğru dürüst tanımlayamıyor kimse”. Nice filozof hayatlarını çürütmüş, keçileri kaçırmıştı bu yolda. Somut bir sonuca ulaşamayacağını bildiği halde beyin fırtınasını durduramıyordu. Beyin fırtınası kendi konseptini aşıp Cihan’ın bugüne kadar benimsediği bütün olguları bir tornado gibi yerle bir etmişti.

İçinde bulunduğu durumun belirsizliği sarmıştı iliklerini. Ne mutluydu ne de hüzünlü, ne arzuluydu ne de isteksiz, hislerini betimleyebilecek tek sıfat “garip” idi. Acaba bu sıradan bir gün müydü, yoksa beklentilerinin altında ezilmesine rağmen kendi çapında bir önem arzediyor muydu? Bu anlamsızlık Cihan’ı iyice çileden çıkarmaya başlamıştı, günün sona ermesine sayılı saatler kala birşey yapması gerekiyordu, aksi takdirde hayatının geri kalanı boyunca pişmanlık duyabilirdi. Olumlu ya da olumsuz bir karar vermesi gerekiyordu artık. “Dünyanın en eski mesleği diyenler var, demek ki köklü bir müesse bu. Hem zaten milyonlarca hatta milyarlarca insanın yanılacak hali yok ya” diye popülist bir tavırla kararını verdi, yapacaktı.

Başlayarak yarılamıştı yolunu, şimdi sıra ihtiyacı olan maddi kaynağı bulmaktaydı. Çok sıkıntılı bir durumdu bu, dönebileceği tek kişi babasıydı. Cihan’ın babası oğluyla pek konuşmayan, ağzını açtığında ise derslerini sıkı sıkı çalışmasını ve iyi bir üniversite kazanmasını temenni eden tipik bir aile babasıydı. Bugüne kadar ne balık tutmaya ne de maça gitmişlikleri vardı, aralarındaki bu mesafeden dolayı Cihan babasına böylesine hassas bir konuyu nasıl açacağını kara kara düşünüyordu.

Şansına annesi komşuya inmişti, bu Cihan’a babasıyla erkek erkeğe konuşma şansını yaratmıştı. Babası haberleri izliyordu, Cihan gitti yanına oturdu. O kadar uzun zaman olmuştu ki aynı koltukta oturmayalı ikisi, babası garipsedi durumu ama fazla çaktırmamaya çalıştı. Haberlerin bitmesine 30 saniye kala girilen 7 dakikalık reklam arası Cihan’ın imdadına yetişti. Bu boşluk anında hiçbirşeye odaklanmayan babasına derdini anlattı. Aralarındaki uzun süreli iletişimsizliğe rağmen baba oğlunun dediklerini kelime kelimesine anladı zira kendisi de gençken aynı yollardan geçmişti. Cüzdanın gıcır gıcır bir 50 YTL’lik banknot çıkartıp Cihan’a verdi, oğlunun sağ omzunu sıkıp “Beni utandırma” dedi.

Cihan bütün hazırlıklarını tamamlamıştı artık, en şık kıyafetini giydi, aynada saçını düzeltti ve çıktı evden. Havaya kuru bir soğukluk hakimdi, henüz hava kararmamıştı fakat buna rağmen güneş ışığından eser yoktu, gri tonlarla aydınlanıyordu etraf. Kendinden pek emin olmayan adımlarla ilerliyordu Cihan, karşısına çıkacak ilk engel ya da işarette vazgeçebilecek gibiydi. Yolun yarısında boş bir bank gördü, oraya oturdu ve yine bir beyin kasırgasına başladı.

“İnsanlara güvenerek yapıyorum şunları da insanoğlunun ne faydası olmuş kendisine. Daha ilk fırsatta kurtlu bir elma için Cennet’ten olmuşlar, gezegeni ne hale getirdikleri ortada. Çağlardır hep savaş, gözyaşı, kavga acaba herkes yapıyor diye birşeyi yapmak doğru mu?”

Biraz daha düşündü Cihan, insanoğlu yanlış birşey yapmışsa bile kendi çıkarları için yapmıştı, sonuçta bir hırsız kendi cebini doldurmak için başkasından çalıyordu. Kimi hırsız sadece karnını doyurabilmek için kimisi de azla yetinemediği için yapıyordu bunu, ama önemli olan o ya da bu şekilde kendine faydası olacak birşeyin yapılmasıydı.

Şu anda da kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu, o da bir insandı sonuçta, bütün kusurları ve bencilliğiyle. Ama karşı tarafı düşündü, hayalkırıklıklarını, kendisinin ya da sevdiği birisinin o duruma düşmesinin vereceği acıyı, bir an vazgeçecek gibi oldu ama sonra nihilist bir tutumla avuttu kendini. Bu dünyada sadece güçlülere yer vardı; zayıflar, iradesizler, salaklar kendi kusurlarından dolayı ezilmeyi, yenilmeyi, ağlamayı, acınacak hallere düşmeyi hakediyorlardı.

Friedrich Nietzsche’den aldığı güçle yoluna devam etti Cihan. Hiçbir şey onu hedefinden saptıramazdı artık. Havayla beraber girdiği sokaklar da karanlıklaşıyor, tekin olmayan muhitlere girmeye başlıyordu. Başka bir zaman olsa her an kapkaç mağduru olabileceğini düşünürdü fakat şimdi gözüpek bir kararlılıkla geçiyordu bu yollardan. Gideceği yere ulaşmasına metreler kala babaannesini gördü Cihan. Standartlaşmış lafların ardından babaanne torununa niçin orada olduğunu sordu.

Yaklaşık iki saat sonra evine döndü Cihan. Vazifesini yerine getirmenin verdiği gurur ve mutlulukla girdi içeri. Annesi hala komşudaydı, babası içeri gelen oğlunu görünce “Noldu aslanım, yaptın mı?” diye sordu. Cihan da mevzubahis yere gidecekken babaannesiyle karşılaştığını ve babaannesinin kendisine reddedilemeyecek bir teklifte bulunduğunu, sonuç olarak hem işini hallettiğini hem de paranın yarısının cebinde kaldığını söyledi. Bunu duyan baba önce oğluna yumruk attı, akabinde aduket çekti. Tam Fatality yapacakken “Sen nasıl benim anamı sikersin lan” diye bağırdı, iki gıdım canı kalan genç adam “Sen hergün benimkini nasıl sikiyorsan öyle orospu çocuğu” dedi.

6 Mart 2009 Cuma

Onur: Loğ

LOĞ: İsim halk dili. Yollarda, toprak damlarda yeri bastırmak veya tarlalarda toprağı ezmek için gezdirilen taş silindir.(TDK Sözlük)

Yorgun bir gün geçirmişlerdi. Saatleri pek de onların istediği gibi çalışmıyordu bugünlerde. Randımanlı çalışan, sadece bilekleri ve ter bezleriydi. Alışkın değillerdi böyle bir şeye. Daha üç ay öncesine kadar burjuva burjuva mutluydular. Şimdi karşılamaları gereken bilek hassasiyetleri vardı. Babaları boş yere ölmemişti. Derleyip toparlamak gerekiyordu etrafı. Daha sonra güzelce kiraya verilebilir veyahut satılabilirdi.

Selim, kardeşinden çok şikayetçiydi bu durumdan. Ona göre değildi bu işler. En azından Ahmet birkaç toprak işinde bulunmuş bir müteahhitti. Kendisiyse Serzeniş Bank’ın Küçükyalı Şubesi’nin koskoca müdürüydü. Ne vardı yani iki amele tutsalar da görselerdi bu işi. Olmaz mıydı yani?

Ahmet, abisinin neler düşündüğünü gayet iyi biliyordu. Zaten eline yakıştıramıyordu hiçbir aleti Selim’in. Çokça değiştirmişti onu şehir yaşantısı. Daha dün değil miydi buradan beraber çıkışları? İlk sarhoşlukları metropol gecelerinde daha dün gibi aklındaydı. Babalarının koyduğu ne kadar delinmez yasa varsa hepsini kevgire çevirmişlerdi.

Aralarında iki yıl bulunmasına rağmen iki kardeş hiç ağabey-kardeş ilişkisini yaşamamışlardı. Üniversiteyi bitirir bitirmez Selim bir bankada yükselme amacı edinmişti. Ahmet ise babasının yanına dönüp tarlalarla ilgilenmeye devam etmişti. Geçmişten günümüze geçen zaman dilimindeyse Ahmet tarla işinde bir bok olmadığını görüp kurnaz bir müteahhit oluvermişti. Babası her ne kadar kızsa, köpürse de o bildiği yoldan devam etmişti.

Bir gün Selim, kardeşine yardım olsun diye ayırdığı kredi miktarından ötürü az daha banka tarafından sepetlenecekti. Hep Ahmet’in suçuydu bu. Dilini tutmasını beceremezdi. Selim, kardeşine kızgınlığını sadece işi bozup atmakla göstermemişti. Üstüne üstlük küsmüştü de. O günden beri de konuşmamışlardı ta ki babaları ebedi istirahatı tadıncaya dek.

Emektar evin komşuları habersiz bırakmamışlardı kardeşleri babalarının ölümünden. Kardeşler pek üzgün görünüyorlardı cenazede ama içleri neden kan ağlıyordu orasını bir yazar bir de öykünün ilerisini gören okuyucu bilir.

Babalarını sevmeseler de ona saygı duyarlardı. Vasiyetine de bu şekilde yaklaştılar. Merhum, uzun süredir elini süremediği tarlaların, bahçelerin, evlerin bakımını bir yıl süreyle oğullarının üstlenmesini istiyordu. Bu bir yıl bitince kardeşler istedikleri gibi davranmakta özgürdüler. İster satarlar, ister kullanırlardı. Ama önemli olan bir yıllık emekti. Aksi takdirde mirastan tamamen mahrum kalacaklardı.

Yapacak çok işleri vardı. Buna bir yıl nasıl dayanacaklardı? Kalpleri sızlıyordu düşündükçe. Neredeyse konuşacaklardı birbirleriyle bu sıkıntıyı paylaşmak için. Ağızlarından bir kelime kaçmasından ödleri patlıyordu. Anlaşmalarını vücut diliyle halleder olmuşlardı. Terleri, su gibi akıyordu yamaçlarından bedenlerinin.

İş sırası koca bağı düzleştirmeye gelmişti. Nasıl halledeceklerini düşüne düşüne bulamıyorlardı. Derken Ahmet’in hatırına eski günler geldi. Babası, tarlayı düzleştirmek için kocaman bir silindir kullanıyordu. Adı da “yoğ” muydu “koy” muydu neydi. Bir türlü anımsayamıyordu. Selime sorsa zaten bir cevap alamayacağına emindi. İşi yarıda bırakıp köy kahvesine uğradı. Köylülerle hoşbeşten sonra utana sıkıla sordu o aletin adını. “Loğ” dediler. Sallana sallana abisinin yanına döndü. Ama bir sıkıntısı vardı. Depodaki “loğ”u Selim’e nasıl anlatacaktı.

Elini salladı, kolunu salladı olmadı. Parmaklarını döndüre döndüre ilginç hareketler yaptı olmadı. Yerlerde dahi silindir gibi yuvarlandı ama derdini bir türlü anlatamadı. Ahmet’e göre, zaten “loğ” dese de anlamayacaktı Selim; ama demesi lazımdı işte. O, öyle hissediyordu. Loğ öyle kolay kolay yerinden çıkartılacak bir şey de değildi. İkisinin çalışmaları, hatta başkalarının da yardımları elzemdi.

O orada sallanır dururken manasız bakışlarıyla Selim kardeşini süzüyordu. “Saçmalıyor gene” düşüncesine kapılmıştı.

Ahmet ise bir yandan tarlayı gösterip gösterip onu düzleştirmeleri gerektiğini haykırıp duruyordu sessizce. İnatları keçilerle boy ölçüşürdü. Selim, sakince yere çömelip kahkahalar atmaya başlamıştı. Kardeşinin kızarık yüzü ona büyük bir eğlence kaynağıydı şimdi. Umursamıyordu ne anlattığını. İlgilendiği tek şey artık bir palyaçoya benzeyen kardeşiydi.

Ahmet’in daha fazla direnme gücü kalmamıştı. Yaşadığı sinir harbinden ötürü kaçınmayacaktı da kavgadan, tartışmadan. Ama sözü uzatmaya da niyeti yoktu.“Loğ!” diye bağırdı. Bir yandan da eliyle depoyu gösteriyordu. Aklı sıra orada bulunduğunu anlatıyordu.

Selim gülmeyi kesmişti. Durumun ciddiyetini kavramışa benziyordu. Kahkahalarının yerini biraz şapşal, biraz da sinirli bir duruş almıştı. Ceketini sakince giydi. Ağzına yirmi yıldır markasını değiştirmediği sigarasını aldı. Vakur adımlarla artık elde etmek uğruna çalışmaktan vazgeçtiği mirası arşınladı. Evine doğru yol alıyordu. Babasını hiç sevmemişti. Zaten hep küçük hesapları olmuştu…

Ben: Loğ

Sevgili Onur,

Loğ ne demek amına koyayım!



Saygılarımla.