LOĞ: İsim halk dili. Yollarda, toprak damlarda yeri bastırmak veya tarlalarda toprağı ezmek için gezdirilen taş silindir.(TDK Sözlük)
Yorgun bir gün geçirmişlerdi. Saatleri pek de onların istediği gibi çalışmıyordu bugünlerde. Randımanlı çalışan, sadece bilekleri ve ter bezleriydi. Alışkın değillerdi böyle bir şeye. Daha üç ay öncesine kadar burjuva burjuva mutluydular. Şimdi karşılamaları gereken bilek hassasiyetleri vardı. Babaları boş yere ölmemişti. Derleyip toparlamak gerekiyordu etrafı. Daha sonra güzelce kiraya verilebilir veyahut satılabilirdi.
Selim, kardeşinden çok şikayetçiydi bu durumdan. Ona göre değildi bu işler. En azından Ahmet birkaç toprak işinde bulunmuş bir müteahhitti. Kendisiyse Serzeniş Bank’ın Küçükyalı Şubesi’nin koskoca müdürüydü. Ne vardı yani iki amele tutsalar da görselerdi bu işi. Olmaz mıydı yani?
Ahmet, abisinin neler düşündüğünü gayet iyi biliyordu. Zaten eline yakıştıramıyordu hiçbir aleti Selim’in. Çokça değiştirmişti onu şehir yaşantısı. Daha dün değil miydi buradan beraber çıkışları? İlk sarhoşlukları metropol gecelerinde daha dün gibi aklındaydı. Babalarının koyduğu ne kadar delinmez yasa varsa hepsini kevgire çevirmişlerdi.
Aralarında iki yıl bulunmasına rağmen iki kardeş hiç ağabey-kardeş ilişkisini yaşamamışlardı. Üniversiteyi bitirir bitirmez Selim bir bankada yükselme amacı edinmişti. Ahmet ise babasının yanına dönüp tarlalarla ilgilenmeye devam etmişti. Geçmişten günümüze geçen zaman dilimindeyse Ahmet tarla işinde bir bok olmadığını görüp kurnaz bir müteahhit oluvermişti. Babası her ne kadar kızsa, köpürse de o bildiği yoldan devam etmişti.
Bir gün Selim, kardeşine yardım olsun diye ayırdığı kredi miktarından ötürü az daha banka tarafından sepetlenecekti. Hep Ahmet’in suçuydu bu. Dilini tutmasını beceremezdi. Selim, kardeşine kızgınlığını sadece işi bozup atmakla göstermemişti. Üstüne üstlük küsmüştü de. O günden beri de konuşmamışlardı ta ki babaları ebedi istirahatı tadıncaya dek.
Emektar evin komşuları habersiz bırakmamışlardı kardeşleri babalarının ölümünden. Kardeşler pek üzgün görünüyorlardı cenazede ama içleri neden kan ağlıyordu orasını bir yazar bir de öykünün ilerisini gören okuyucu bilir.
Babalarını sevmeseler de ona saygı duyarlardı. Vasiyetine de bu şekilde yaklaştılar. Merhum, uzun süredir elini süremediği tarlaların, bahçelerin, evlerin bakımını bir yıl süreyle oğullarının üstlenmesini istiyordu. Bu bir yıl bitince kardeşler istedikleri gibi davranmakta özgürdüler. İster satarlar, ister kullanırlardı. Ama önemli olan bir yıllık emekti. Aksi takdirde mirastan tamamen mahrum kalacaklardı.
Yapacak çok işleri vardı. Buna bir yıl nasıl dayanacaklardı? Kalpleri sızlıyordu düşündükçe. Neredeyse konuşacaklardı birbirleriyle bu sıkıntıyı paylaşmak için. Ağızlarından bir kelime kaçmasından ödleri patlıyordu. Anlaşmalarını vücut diliyle halleder olmuşlardı. Terleri, su gibi akıyordu yamaçlarından bedenlerinin.
İş sırası koca bağı düzleştirmeye gelmişti. Nasıl halledeceklerini düşüne düşüne bulamıyorlardı. Derken Ahmet’in hatırına eski günler geldi. Babası, tarlayı düzleştirmek için kocaman bir silindir kullanıyordu. Adı da “yoğ” muydu “koy” muydu neydi. Bir türlü anımsayamıyordu. Selime sorsa zaten bir cevap alamayacağına emindi. İşi yarıda bırakıp köy kahvesine uğradı. Köylülerle hoşbeşten sonra utana sıkıla sordu o aletin adını. “Loğ” dediler. Sallana sallana abisinin yanına döndü. Ama bir sıkıntısı vardı. Depodaki “loğ”u Selim’e nasıl anlatacaktı.
Elini salladı, kolunu salladı olmadı. Parmaklarını döndüre döndüre ilginç hareketler yaptı olmadı. Yerlerde dahi silindir gibi yuvarlandı ama derdini bir türlü anlatamadı. Ahmet’e göre, zaten “loğ” dese de anlamayacaktı Selim; ama demesi lazımdı işte. O, öyle hissediyordu. Loğ öyle kolay kolay yerinden çıkartılacak bir şey de değildi. İkisinin çalışmaları, hatta başkalarının da yardımları elzemdi.
O orada sallanır dururken manasız bakışlarıyla Selim kardeşini süzüyordu. “Saçmalıyor gene” düşüncesine kapılmıştı.
Ahmet ise bir yandan tarlayı gösterip gösterip onu düzleştirmeleri gerektiğini haykırıp duruyordu sessizce. İnatları keçilerle boy ölçüşürdü. Selim, sakince yere çömelip kahkahalar atmaya başlamıştı. Kardeşinin kızarık yüzü ona büyük bir eğlence kaynağıydı şimdi. Umursamıyordu ne anlattığını. İlgilendiği tek şey artık bir palyaçoya benzeyen kardeşiydi.
Ahmet’in daha fazla direnme gücü kalmamıştı. Yaşadığı sinir harbinden ötürü kaçınmayacaktı da kavgadan, tartışmadan. Ama sözü uzatmaya da niyeti yoktu.“Loğ!” diye bağırdı. Bir yandan da eliyle depoyu gösteriyordu. Aklı sıra orada bulunduğunu anlatıyordu.
Selim gülmeyi kesmişti. Durumun ciddiyetini kavramışa benziyordu. Kahkahalarının yerini biraz şapşal, biraz da sinirli bir duruş almıştı. Ceketini sakince giydi. Ağzına yirmi yıldır markasını değiştirmediği sigarasını aldı. Vakur adımlarla artık elde etmek uğruna çalışmaktan vazgeçtiği mirası arşınladı. Evine doğru yol alıyordu. Babasını hiç sevmemişti. Zaten hep küçük hesapları olmuştu…
6 Mart 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder